25 Aralık 2013 Çarşamba

üzgün.

Çünkü arkadaşlık yılmadan, usanmadan, asla ama asla vazgeçmeden ulaşmaya çalışmaktır.
Hiç aranmadan aramak, hiç çağrılmadan çağırmak, hiç anlaşılmadan anlamak, hiç özlenmeden özlemektir.
Karşılıklı değildir, tek taraflıdır.

Bir taraf yükümlü olandır, diğer taraf ise durmaksızın bekleyen.


18 Aralık 2013 Çarşamba

kolay ve zor.

Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyin kendisi olduğuna inanıyorum bazen. Gece kafatasının içine hapsolmuş bir beyinle yorganın altına hapsolmuş bir bedenin bir olup üretemeyeceği düşünce yoktur. Tüm endişeler olağanüstü bir gerçeklikle önünüze serilir ve sabah deli saçması gibi gelen herşeye karanlıkta -hiç şüphesiz- inanırsınız. "Evet, tüm bu kafamdakiler acıtacak derecede mantıklı görünüyor!" dersiniz kendinize. Korkarsınız. Hatta bazen o kadar çok korkarsınız ki, korkmaktan da korkmaya başlarsınız. Çünkü birşeyden çok korkmak onu çağırmaktır, küçüklüğünüzden beri buna inandınız. Cesur davranmanın zor olduğu öğretildi size ve aynı zamanda da hayatı akışına bırakmanın gerekliliği. Ancak o çok bilip de öğretenler şunu hep atladılar: Hayatı akışına bıraktığınızda asla cesur davranamıyorsunuz. Günler birbiri ardına akıp gidiyor ve siz içinizi burkan hiçbir şeyden kurtulma gücü bulamayarak -veya daha kötüsü erteleyerek- sabahları zorla kalkıyor, dişlerinizi fırçalıyor, otobüse binip işe gidiyor, mesai bitince de söylene söylene eve dönüyorsunuz. Üzgünüm, hayatı akışına bırakınca başınıza en fazla bu kadarı geliyor. Bir de hadi itiraf edelim cesur davranmanın ertesi günü var. Uzun vadede çok çok iyi gelecek bir kararın kısa vadedeki yakıcı pişmanlığını yaşamak endişesi de var. Gerçek hayatta hiçbir şey "Bir gün kafama esti ve iki parça eşyamla çekip gittim" hafifliğinde değil, maalesef. Ya da "Kararlarımdan bir kez bile pişman olmadım, dönüp de arkama bakmadım." cümlesini ileride gururla kuramayacağımıza üzülüyoruzdur belki, insanız, kendimizle övünmek hakkımız.

Umarım hayatında kendisini dönüm noktasına çok yakın hisseden herkes, bilinçli olarak vazgeçecek veya bilinçli olarak sahip çıkacak gücü bulur kendisinde, akışa bırakılınca adı karar değil kabullenme oluyor çünkü.
Kendim de dahil sevdiğim herkes için en içten temennim budur.

26 Kasım 2013 Salı

the finish line

Huysuzdum. Ciddi anlamda huysuz ve kafası karışık. Tatsız, tuzsuz, kalabalıkta çok şekerli, yalnızken bir hayli sade. Öyle bir zamanda çıktı karşıma. Daha doğrusu hep karşımdaydı da, şartlar başkaydı, yıllarca aynı odanın içinde oturup birbirimizin yanından geçip durmuştuk. Evet, beraber şarkı söyledik, değişik değişik insanların doğumgünlerinde -büyük ihtimalle birbirimizden 1 metre uzaklıkta durup- gözlerimizi devire devire alkışladık, hatta 2 sene birbirimizin doğumgününde de muhtemelen aynı şeyi yaptık. Ya da ben yaptım. O ne yaptı bilmiyorum. Ama şunu biliyorum mesela, yaklaşık 3 sene önce beni ilk defa gördüğü günü hatırlıyor. 2 sene önce bir kış günü topluca dışarı çıktığımızda üzerimde ne olduğunu da hatırlıyor. İlk kez arabasına bindiğimde neler söylediğimi bile hatırlıyor. Bense çok fazla şey hatırlayamıyorum, tek bildiğim asla vazgeçmiyor. Sabırla, inatla, ayakları yere basarak bekliyor. Bana ilk kez "şarap içelim mi?" dediğinde kilitliyorum onu, yok diyorum, hem niye geleyim ki seninle? İlk kez doğumgününe çağırdığında işim var, ama doğum günün kutlu olsun? diyorum. Aramalarının kimine dönüyorum, kimine neyse sonra dönerim diyip hiç dönmüyorum. Bir Pazar günü kahvaltı yapabilmek için yaklaşık 3 hafta bekletiyorum. En sonunda o Pazar buluştuğumuzda gece hava kararana kadar dolanıyoruz. Sahilde yürüyoruz. İlk defa "sen az önce yoldan geçen kıza mı baktın.." diyorum. O hayır saçmalama derken ben içimden neden böyle bi soru sordum ki şimdi diyorum. Ne dese karşı çıkıyorum, o ak derse ben YÜZDE YÜZ karayım. Sonra bir gün ben çok yabaniyimdir diyorum ve birbirimizin neredeyse sözünü tamamlayacak yarıştığımızı görüyorum - yabanilikte. Zaman geçiyor, düşüncelerim asla sabit kalamıyor, ben tatile gideceğim diyorum. O tatile çıkarken aklımda kimse olmadığından o kadar eminim ki. Arkadaşımla birlikte sabah olabilecek en erken uçuş için havaalanında beklerken o arıyor, konuşuyoruz. Ben yine kısa kesiyorum konuşmayı. Sonra mesaj atıyor, uçak rötar yaptı diyorum, biliyorum yarım saat kadar diyor. Hay allahım diyip yüzümde gülümsemeyle uçağa biniyorum. Nice'te onunla konuşuyorum, Cannes'da onunla konuşuyorum, Monaco'da onunla konuşuyorum, bir bakıyorum ben her gün onunla konuşuyorum?? Hiç ümidim yok senden yana ama pes etmeyeceğim diyor, ben de -ilk defa- kilometrelerce uzaktayken gittiğim her yerde sana yazabilmek için internet arıyorsam, bu işin içinde bir iş olmaya başlamış olabilir diyorum. Geveliyorum işte. İki gün sonra Nice'teki odama İstanbul'dan çikolata geliyor, sürpriz olacaktı aslında ama heyecandan kendini belli ediyor. Tam istediğim gibi olmadı ama.. diye mırıldanırken o, ben içimden "sanırım benim tam istediğim gibi." diyorum. Ertesi akşam -yine ilk defa- saçmasapan birşey için tartışırken, konuşmanın ortasında durup EVET TAMAM diyorum. Anlamıyor. Sen benim neye tamam dediğimi anladın mı diyorum.

O gün bugündür kızıyorum, seviniyorum, seviliyorum, seviyorum. Dünyanın en huysuz kızı olarak yüzüne bakmadan karşısında oturuyorum, "sana Kürk Mantolu Madonna'nın son 10 sayfasını okuyayım mı?" diyor. Oku diyorum. Okumaya başlıyor. Çok yavaş okuduğunu biliyorsun değil mi? diyorum, çünkü hiç hata yapmak istemiyorum diyor. 10 sayfa bittiğinde Maria Puder ölüyor ama ben gülüyorum. Ellerini tutuyorum. Sıcak. Gerçekten sıcak. O da gülüyor. Bu kadar kolay işte barışmak.

Sana haksızlık ettiğim zamanlarda, kötülük ettiğimde, hayatımda hiç olmadığım kadar düşüncesiz davrandığımda dahi parmağımı uzatıyorum ve hemen tutuyorsun, o sırada üzüntüden ve sinirden ölüyor bile olsan tutuyorsun. 25 dakika bağırsam, 26. dakikada birden durup gülümsesem, sen de gülümsüyorsun. Gözlerin doluyor karşımda, benim de içim doluyor. Arkadaşlarına benimle ilgili birşey anlatırken gerçekten gözlerinin içinde küçük küçük smiley'ler beliriyor.

Hayatım boyunca biriyle tartışırken ilk defa uzlaşabileceğimi hissediyorum. Haklıyken haklı, haksızken de haksızsın. Hayatımda ilk defa tartışırken bu kadar mantıklı konuşan birini görüyorum diyorum; hem kendime, hem de sana.

Sen serseri, umursamaz, cool erkek olayım ben en iyisi diyorsun ama, sevgilim, dünyanın en iyi insanısın. Benim savrukluğumun karşısındaki tutumluluğun, benim bitmeyen gitgellerim karşısındaki kararlılığın, benim huysuzluğum karşısındaki sevecenliğin hep baki.

Geçen gün bütün akşam bana bunu söylettirmeye çalıştın.
Seni seviyorum.

8 Ekim 2013 Salı

konumuz: yapacağım dediği işi gerçekten yapan insan cazibesi.

Kürk Mantolu Madonna'yı hediye edip sonra " niye okumuyosun :( " dediğim için üzülen, gün boyunca bulduğu her boşlukta -uçakta & toplantı arasında ve otobüste- kitabı okuyup bana oradan alıntılar yapan, üstüne bir de gerçekten beğenip kitabı bitirince konuşalım mı tadı damağımda kaldı diyen insana ne denir? Peki elini sürmediği yüksek lisans tezine "bugün başlıyorum!" dedikten sonra gerçekten başlayan insana ne denir?

Ben size söyleyeyim, aslında adıyla müsemma, unique.

7 Ekim 2013 Pazartesi

you're not the boss of me.

Her insanın hayatının bir döneminde "azınlık" olmayı yaşamasını isterdim. Etnik, dinsel veya cinsel olarak. Farketmez. Böylelikle bu bahsetmiş olduğum azınlıklardan türeyen küfürlerin aslında ne kadar aşağılayıcı ve hatta can acıtıcı olabildiğini anlayabilirdik. Ucu bizim tercihlerimize veya yaşantımıza dokunmayan hiçbir şeyi asla ama asla algılayamıyoruz çünkü. (Çoğunluk da olsak anlayamıyoruz gerçi, neden ağaçların kesilmesine bu kadar karşı çıkıldığını anlayamayan adam veya neden okula girerken baş açmaya itiraz edildiğini bilemeyen kadın gibi.) Ortada gülünecek veya dalga geçilecek bir durum olmadığını, azınlık olmak demenin ilelebet dışlanmak, arkadaş muhabbetlerinde dalga geçilmek demek olmadığını görürdük belki.

Haftasonu bir film izledim festivalde (spoiler alert). Sadece erkek öğrencilerin öğrenim gördüğü bir yatılı okulda, bir grup öğrenci eşcinsel olan diğer ikisinden daha üstün olduklarını, onların "yanlış yaratıldığını", bu yüzden de yapacakları her türlü işkence & taciz ve aşağılamayı hak ettiklerini düşünüyorlar. Özellikle de daha çelimsiz yapıda olan bir tanesinin. Geniş omuzlu, polo yakalı zenginliklerine eşcinselliği yakıştıramadıkları aşikar.(Filmin sonlarına doğru o çocuğun okulu bitirdikten sonra intihar ettiğini ve erkek arkadaşının işkencecilerden birinin düğününe katıldığını görüyoruz. Düğün hediyesi olarak intihar eden sevgilisinin küllerinin bulunduğu vazoyla birlikte, geline evlendiği adamla ilgili gerçekleri anlatıyor. Ne kadar zorba, ne kadar kendi dünyasının doğrularıyla yaşayan bir adam olduğundan, bu konuların konuşulmadan sürdürülecek bir evlililiğin eksik olacağından bahsediyor. Gençliğinde yaşadığı travmalar yüzünden içten içe öfkeli, ancak anlatırken bir o kadar sakin. İlerideki bir sahnede ise, sağ kalan çocuğu damadın oğluyla birlikte kapalı bir odada görüyoruz. Damadın oğlu fotoğrafa meraklı, çocuk fotoğrafçı. Birlikte kırmızı odaya girdiklerinde, sinema salonundaki elle tutulur gerginlikten ötürü herkesin çocuğun birazdan tacize uğrayacağını düşündüğüne yemin edebilirim. Adam eşcinsel, sapık değil, pedofili hiç değil.)

Azınlıklardan yola çıkarak, insanların eşcinsel bir erkeğin tüm erkeklik adına bir tehdit oluşturmadığını, eşcinselliğin önüne gelen herkese saldırmak & tacizde bulunmak anlamına gelmediğini ne zaman kafalarına sokacaklarını çok merak ediyorum. Ha tabi, heteroseksüel erkeklerin tüm kızlar adına bir tehdit oluşturduğunu kabul edecek kadar kendinizden geçtiyseniz, o konuda daha fazla birşey söyleyemeyeceğim.

Sanırım dünyaya çok kızgınım.

4 Ekim 2013 Cuma

tutulma

Kimilerini gözyaşlarına boğan ağaç, kimileri için yalnızca yolu tıkayan yeşil bir engeldir.
İnsanın kendi neyse, gördüğü de odur.


-William Blake-

1 Ekim 2013 Salı

here's my comeback on the road again

Geçenlerde HIMYM'nin son sezon ikinci bölümünü izlerken kafamın içindeki boşluklar bir anda muhteşem bir şekilde doldu. Robin Barney'nin kardeşinin boşanmasının onu düğünden vazgeçirmesinden endişeleniyordu, bunun üzerine -sanırım- Lily "It's not sense. Is your relationship that fragile?" gibi birşey dedi.

O an. Hayatımın en büyük aydınlanmasını ve rahatlamasını, mutluluğunu yaşadım. Herşey bir kez daha yerli yerine oturdu.
It's not that fragile.




Sevgiler.

20 Eylül 2013 Cuma

love makes us stupid and i'm really very happy with it.

Allahım yazmiyim yazmiyim diyorum da. Sen sevenleri kavuştur. İşlerini rast getir. 2 saat bile olsa ayrı kalmalarına izin verme. Gençliklerine acı da ofislerin içine tıkıp hayatlarını çürütme. Saat farkı olan yerlere ikide bi yollayıp durma. Hayır, yollıcaksan da bari beraber yolla. Sen bize acı. Sevenleri sevdiğine ver (I mean, bir ömür). Bu arada o şarkıyı da hiç sevmiyorum - sevenleri sevdiğine vermedikleri için yariyle kaçan aşıkların hüzünlü hikayesini oynak bir melodiyle meşru kılamazsınız!!

Amin.

19 Eylül 2013 Perşembe

dizisel saçmalamalar

Yabancı dizilerde izliyoruz. Kızla çocuk telefonda konuşuyorlar, bi muhabbet bişeyler (Hey pekala Josh'ın neden böyle davrandığını ben de anlayamıyorum. Sanırım vaftiz babası da bu konuda böyle düşünüyor. Bu arada corn flakes bitmiş, markete uğramalıyım...) derken çocuk kapı zilinin çalmasıyla çat diye telefonu kapatıveriyor. WTF DOSTUM?? WTF!! İnsan bi görüşürüz der!! Seni sonra arıcam dedikten sonra karşıdakinin tamam demesini bekler. Öptüm der, kib der. Öyle yüzüne telefon kapatılmaz, ne biçim insanlarsınız. Zaten bilgisayarlarınız da çok değişik, biz hiçbir arama portalında bişey ararken ekranda LOADING... yazmıyo, click click sesler çıkmıyo. Hep bi artistlik peşindesiniz.

Bilmiyorum, aklım çok karışık. Dexter bitiyo. Sanırım üzüntüden takıyorum böyle şeylere.
Michael C. Hall'u rüyamda fln görüyorum bazen, kimse kusura bakmasın.
Önü düğmeli tişörtlerini sevdiğim, sinirlenince çok yakışıklısın.

13 Eylül 2013 Cuma

cumalı yazı

Ömür boyu Cuma gününü yaşayabilirim. Sen ne ümitli, ne müzikli, ne iç gıcıklayıcı bi günsün öyle yavrum? İnsan olsan sevgilim olursun, eşya olsan yanıbaşımda durursun, yemek olsan her gün öğünüm olursun.

Seni seviyorum Cuma, sana aşığım Cuma. Hep benimle ol Cuma. Elele verip Pazar'ı bu piyasadan silelim. Biliyorsun, ikimiz de rahatımıza, uykumuza düşkünüz. Pazar gibilere, hele hele PAZARTESİ GİBİLERE PRİM VERMEYELİM.
Muck. Öpüyorum mübarek ellerinden.

(Not: Bana yapılabilecek en güzel iltifat Cuma günü gibi kızsın olurdu, fyi.)

12 Eylül 2013 Perşembe

mavi kuş

Yine ofiste otururken kulaklıkla Bülent Ortaçgil & Teoman dinleme hastalığına yakalandım ve mırıl mırıllıktan, anlayışlı seslilikten biraz içim kıyıldı. Yine de güzel.

Zararsız küçük yalanlar gibi
Yağmurdan kaçanlar gibi
Bütün vapurları kaçıranlar gibi
Gel.

Sanki önümde beni bekleyen mükemmel bi hayat varmış gibi geliyo bazen.
Kendi kendime nazar değdiricem.
Popomu kaşıyayım.
Hatta kara kedi görünce saçımı çekeyim, tahtalara vurayım, ne bileyim işte kanepenin etrafında üç tur döneyim, ucu çatlayan bardağı lanet olsun sana defol git diyip uçurumdan atayım fln.
Batıl inanç dahilinde ne yapmak gerekiyosa ondan yapayım, hiç de gocunmadan.

4 Eylül 2013 Çarşamba

deli mi ne

Aşk; elele tutuşmak, giderken dönüp bi daha bakmak, bi daha bi daha bi daha bakmak, 2 saat daha fazla olabilmek için günlük işleri ertelemek, sırıtmak, sokağın ortasında aniden durup sarılmak, iki adım daha yürüyüp aniden bir kez daha durmak, futbol konuşup operaya da gitmek, bak ben ingiliz aksanı yapabiliyorum yapıyim mi? diyip sonra gün içinde gözgöze gelince utanmak, hakkında herşeyi duymak istemek, duyunca sinirlenmek, dayanamayıp yine sormak, sorduktan sonra sakın bi daha anlatma! demek, konuşurken mimiklerine bakmak, bazılarını çok sevmek, normalde nefret edeceğin şeyleri nasıl da takmadığını görmek, kokusuyla dünyadan kopmak, içimden bişeyler kopuyo şu an derken gülümsemek, güvenmekmiş inanmakmış hiçbirisini zerre sallamamak, öleceksek böyle ölelim daha kaç yaşındayız ki demek, olası ayrılık senaryolarını düşünmek, ne fena olur diye üzülmek, durduk yere çok üzülmek, durduk yere çok mutlu olmak.

Bütün şarkılar çok güzel!

3 Eylül 2013 Salı

simitçi kahveci gazozcu

Hayatınızın çok mutlu olduğunuz, çok gezdiğiniz, çok güldüğünüz bir dönemindeyseniz diet yapmak çok zor. Bunu bilmeyen var mı? Kendimi bu aralar gerçekten Botero tablolarındaki kadınlar gibi hissediyorum. Akşamları muhabbet esnasında bira içerken zayıf kalmak, GURURLA skinny jean giymek neden mümkün değil? Bi elimde cupcake, öteki elimde çilekli milkshake'le gülerken aynı zamanda dümdüz karnımla bikini giymek neden bu kadar ekstrem? Allahım neden bi yerden verirken öteki yerden almak zorundasın? Neden her seçim bir vazgeçim? Marul neden sadece hamburgenin üstünde yatarken bu kadar güzel? Günde 2 litre su TÜKETMEK için, dur önce nutella yiyeyim de susayayım yoksa hiç su içemiyorum... demek çok mu saçma? Her gün bir avuç fındık yiyin lafını, biranın yanına çerez de söyleyin şeklinde algılamak çok mu yanlış?

Çayımı şekersiz içmeye kadar gidecek mi bu durum?
Siz sormadan söyleyeyim.
ASLA.

27 Ağustos 2013 Salı

baş ağrısı

Şimdi evime girsem bile
Biraz sonra çıkabilirim
Madem ki bu esvaplarla ayakkaplar benim
Ve madem ki sokaklar kimsenin değil.

25 Ağustos 2013 Pazar

unexpectedly refreshing

Dün aniden Budapeşte bileti aldık. Budapeşte-Prag-Viyana. Tam bi buçuk ay var.

Hayat gerçekten çok garip. Asla ama asla yapmam dediğin, olmaz dediğin, hissedemem dediğin herşey oluyor. Birden. Hiç büyük konuşma, kesin&net çizgiler çizme. Çünkü sen anlamayacaksın bile nasıl bu noktaya geldiğini. Hop bir bakacaksın hiçbirşeye direnemez olmuşsun, göğüs kafesinin ortasında devamlı hareket etmeye çalışan sincap gibi bişey oluşmuş, sabahları ne giysem diye düşünmek bile eğlenceli olmuş. Evet, kendinden korkacaksın. Hiç korkmayacaksın ama çok korkacaksın. Hiç düşünmeyeceksin ama çok düşüneceksin. Yorma kendini. Herşey olacağına varıyor. Kendi kendini engellemelerin, DUR YOLCU demelerin hiç sonuç vermedi. Mutlusun işte salak. Resmen sürekli sırıtıyosun evde, işte, sokakta. Bunu yazarken bile sırıtıyosun. Az önce kafamı kaldırdım, aynaya baktım, ordan gördüm. Çok salaksın. Sürekli gülen bi salak. Ne saçma bi yazdı oldu. Yazamadın. Anlatamadın derdini. Anlatılmıyo çünkü di mi?

Git şimdi bi duş al. Yarın çok güzel bi gün. Bundan sonra "yarın" hep çok güzel bi gün.

22 Ağustos 2013 Perşembe

boredom to death

Dün gece eve yürürken yolda dev bi yaratık gördüm, ay bu ne be kakalak böceği galiba diyip üstüne basmamaya çalışırken ayağım kaydı, tökezledim, bileğimi burktum. Bu sırada saat 1 olduğu için sokakta dolaşan çocuklar hemen bana "galiba kız sarhoş.." yaftası vurdu (başka bi ihtimal olamaz, saat geç, kadınsın, sokaktasın ve tökezledin? Tabi ki kafan iyi, kötü birisin sen). Gece yine uyuyamadım, sabah yine uyanamadım. İşe gelirken ne zamandır giymediğim beyaz şile bezi elbisemi giydim, hanım hanımcık olayım diye, aptal gibi ağzı kapalı bardaktan çay döktüm üzerime. Saçlarıma da döküldü. Yapış yapış.

HAYAT. SEN BİZE NAZİK DAVRANMADIN.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

boş.

Dün gece karşımdaki insana yine "tabi ki iyi geceler, tabi ki yatıyorum, şimdi bu mesajı atıyorum ve sonrasında hemen uyuyorum" dedikten sonra telefonu bıraktım ve ezberlenmiş bir kas hareketiyle bi bölüm Office açtım. TABİ Kİ 45 dakikalık bölümlerden biri çıktı. Normalde 20dk.lık dizi benim uyumam gereken zamanlarda hep 45 dk oluyo, hayır denk gelmiyo, bu bir scientific fact. Bu durumda ne yapsaydım? Bölümü yarıda mı bıraksaydım? (Bu arada tüm bu olaylar yaşanırken saat yarımdı.) Bırakmadım. İzledim. Saat 1 buçuk gibi de uykuya daldığımı tahmin ediyorum. Sonra bu sabah gözlerimde kanlı yaşlar, hasretin bağrımda kışlar. Banyoya zor attım kendimi. Yerde de böcek gördüm, minik. İkimizin de çok acelesi vardı, gözlerimizi kaçırdık birbirimizden. O lavaboya doğru hızlı adımlarla ilerlerken ben de duşakabine doğru sektim.

Biliyorum saat 1 buçukta uyumak biz yaştaki yetişkinler için (yetişkinler?) çok ekstrem değil. Ama yüzyıllardır uykunuzu alamıyorsanız, sürekli başınız sızlıyorsa problem. Hayat bazen geceleri o kadar güzel ki uyumak bişeylerden mahrum kalmak gibi geliyo bana. Biraz daha oturayım, biraz daha etrafa bakayım, biraz daha loş ışığın ve sessizliğin tadını çıkarayım. Ne bileyim ya.

Hayat kötüyken uyku uyunmuyo onu herkesten biliyoruz da çok güzelken de uyunmuyomuş? Bunu nasıl açıklayacaksınız ateyisler?

20 Ağustos 2013 Salı

iksir

KOKU ÖNEMLİ.
İnsan sadece çok güzel kokan bişeyin peşinden bile gözü kapalı gidebilir.
Yani, ben giderim.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

don't let her go

Dünyanın en kalp kırıcı sözlerine sahip şarkısı.

Well you only need the light when it's burning low
Only miss the sun when it starts to snow
Only know you love her when you let her go
Only know you've been high when you're feeling low
Only hate the road when you're missing home
Only know you love her when you let her go
And you let her go.



16 Ağustos 2013 Cuma

bi ailem, bi siz kafası.

Arkadaşlarımı O KADAR ÇOK SEVİYORUM Kİ. Ölücem. Sürekli "sabah kalktık, kahvaltımızı yaptıığk, oyun oynadııığğk" diye çocuğunu anlatan anneler olur ya. Heh işte. Benim de yeni tanıştığım insanlara sürekli arkadaşlarımı anlatasım var. Zor tutuyorum kendimi. Dün hayatında ne değişti de bu hafta hiç yüzünü göremedim eheheheheh kıps kıps diyen arkadaşımı, sen kalkınca Selen nasıl bi kız? diye sorucam diyen arkadaşımı, tatile giderken otobüste ikram edilecek sallama çaya çok hevesleniyorum içim resmen kıpır kıpır diyeni, hahah bunun adı tavlanmak? diyeni. OĞLUM. ÇOK SEVİYORUM :(

Tuhaflığınızı, eğlencenizi, anlayışınızı, sürekli spontane olarak sokağa çıkıp OHA YİNE ÇOK EĞLENDİK ÇAY BAHÇESİNDE PROGRESSIVE ROCK DİNLEDİK? diye eve geri sürünmemizi çok seviyorum.
Biraz ağlıcam ben.
Öptüm.

15 Ağustos 2013 Perşembe

bu tarz.

Şu an ofisteyim ve önümde açık olan PDF dosyasında "Is FQC executed after packing and daily based on AQL-standard?" vb birsürü cümle yazıyo. Anlamıyorum kesinlikle, okuyamıyorum cümleleri, kelimeler kafamdan kayıp eriyip yere damlıyo.

ÇÜNKÜ
AKLIM
TAMAMEN
BAŞKA

YERDE.
:)

keep calm and love aidan very very much.

Mr.Big yerine Aidan'ı daha sevimli, çekici, eğlenceli bulan kızlardanım.
Aidan'ın hayat neşesi, sahipleniciliği, sadakati, gülümsemesi, eğlencesi, güvenilirliği Big'te asla yok.
Big takım elbisesiyle yere doksan derece yürürken Aidan'la Carrie çıplak ayakla kumun üzerinde koşuyorlardı - that's the way love should be.

Big saplantı, Aidan mutluluk.
Kusura bakmayın ama arka arkaya ve defalarca izlenen 6 sezondan sonra hala böyle düşünüyorum.

13 Ağustos 2013 Salı

444

Günün birinde bir tane kamu spotunda oynamak istiyorum.

15 sene boyunca tadı gidene kadar şekerli sakız çiğnedim.. Günde 7-8 tane sakızı çiğneyip çiğneyip attığım oluyordu.. Carrefour'daki ekonomik Şıpsevdi paketlerini görünce dayanamıyordum.. Ailem durumu farkettiğinde kahroldu, annem her gece çiğneme şu zıkkımı diye ağlıyordu.. Laptobu, cep telefonumu, etiketi üzerinde duran pantolonlarımı satıp sakız alıyordum.. Sonra bir akşam dişim ağrıyınca bu illetten kurtulmaya karar verdim. 8 aydır sakız çiğnemiyorum, ağzımın yorulması geçti, balon yapıp patlatmaktan saçıma yapışan sakızlar artık yok. Mutluyum. Artık rahat uyuyorum.

Siz de bırakın, yapmayın. ÖLÜRSÜNÜZ!!!!!!!!!

Şaka şaka. Ölmezsiniz olm saçmalamayın sakız bu. Ama dişleriniz çürür bak onu diyim.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

durduk yere niye kızdırdınız beni?

Hiç aklımda yokken ve inanılmaz pozitif bi günümdeyken, bir arkadaşımın eskiden yazmış olduğu bir blog yazısını okumamla sinirlerim tepeme çıktı. (Evet, oturduğum yerden sinirlenip sonra yumuşayan, kah gülüp kah dans eden bir pokemon'um - ki konumuz bu değil). Olay şu ki, etrafındaki insanlara, hadi insan demeyeyim de sevdiklerine karşı yüksek aidiyet duygusu taşımayan, zora geldi mi kaypak kaypak sıyrılan, açıklama yapmayı & uzlaşmayı dünyanın en zor işiymiş gibi gören insanlardan nefret ediyorum. Evet söylüyorum, saf nefret. Darlanıyorum bu gibi insanlarla aynı masayı, aynı semti, aynı dünyayı paylaşmaktan. Kabul ederim ki, karşındakine haksızlık etmiş olabilirsin, yaptığın şeyden gurur duymayabilirsin ve hatta çok ayıp ettiğini düşünebilirsin (hangimiz yapmadık ki?) ama bu ay hiç uğraşamıcam bebeğim.. tavırları ne dostum? Benim yaşadığım dünyada iç huzuru kulakları tıkayıp lalalalalalaaaa diyerek sağlanamıyor, ya seninkinde? Evet senin dünyanda bu kadar değişik olan nedir, bizim anlamadığımız, bilmediğimiz yüksek meşgalelerin nedir? Anlat bize, çok sığ ve dırdırcıyız, anlamıyoruz biz.

Bu tip insanlar var mı çevremde gerçekten bilmiyorum, zannetmiyorum olduklarını ama varsanız GİDİN. Derhal çıkınınızı bir sopaya bağlayın ve bölgemden çıkın. Ben karşılıklı konuşabilen, her daim öf çk skldm bn gdyrm demeyen insanların yaşadığı bir dünyayı istiyorum, geri kalan herkes gibi. İnsanlar konuşa konuşa anlaşır, duvarlara baka baka değil.

Ben demedim, atalarımız diyor.
Lütfen ustalara biraz saygı.
Beni sinirlendirmeyin.

monday morning happens

Az önce Baksana Talihe adlı nostaljik şarkıda şöyle dendiğini farkettim:

"Baksana talihe MAL verir kimine, SENİ VERMİŞ BENİM GİBİ birine"

Sizce de biraz ağır olmamış mı? Tabii ki kalbinin istediğini almak nasip olmaz pis kadın, önce doğru konuşmayı öğren.

Dopdolu bir Pazartesi sabahından sevgiler.
:(

11 Ağustos 2013 Pazar

NOT

Bi yere yetişmek zorundaysan evde kahvaltı edip zevzeklik yapmak ÇOK GÜZEL. DOYUM OLMAZ.
kahrolsun bağzı biyere yetişmeler!

7 Ağustos 2013 Çarşamba

dağılalım beyler.

Uyku hüzünlü bir şey.
İnsan mecburen ayrılıyor.
Birlikte uyumak deniyor ama doğru değil.


6 Ağustos 2013 Salı

life for dummies

Aptal olmayı çok seviyorum.

Durup dururken kas kas kasım kasım diye duran insanların arasında ee ne komikmiş bu hahahehahehahaeha diye gülmeyi çok seviyorum.

Göbeğini çekerek yürüyen, beyaz keten gömlek giyince meh meh meh çok yakışıklıyım diyen, dünyanın en klişe laflarıyla birlikte dünyanın en bayat hareketlerini yapan insanlarla, onlar anlamadan dalga geçmeyi çok seviyorum (çok etkileyicisin bebeğim, six pack'ine dokunabiliyo muyuz?).

Daha önce aynı hataları bi daha yaparsam beni asın tamam mı?? uçurumdan atıp üstüme tükürün? dediğim halde sonra yine bayıla bayıla aynı yola girmeyi çok seviyorum.

Yolda şarkı mırıldana mırıldana yürümeyi çok seviyorum.

Beklemeyi çok seviyorum, beklemeyi hiç sevmiyorum. Beklemeyi hiç sevmediğim için çok seviyorum.

Karşılıklı gerileceğimizi sanan insanlara beklenmedik anlarda gülümseyip göz kırpmayı çok seviyorum. Çok sinirleniyorlar. Sinirlendirmeyi seviyorum.

Teşekkür etmeyi çok seviyorum. Teşekkür ediyorsam demek ki hayatımda az önce güzel bişey olmuş.

İnsanları kokularıyla hatırlamayı, özdeşleştirmeyi çok seviyorum.

Oturduğum yerde dans etmeyi çok seviyorum.

Kalbim çok hızlı atınca onu gizlemeye çalışmaktaki mücadeleyi, o gerizekalı naif çabayı çok seviyorum.

Selen yine çok konuşmaktan yemeğini yiyemedi.. denmesini çok seviyorum. Aklıma hep bişeyler geliyor?

Beni anlayan, benimle gülen, somurtmayan insanları çok seviyorum. Ben somurtuyorsam, sinirlenip beni gaza getiren insanları da seviyorum. Çünkü o zaman 'sen beni gaza mı getirmeye çalışıyosun be hahhaehahah??' diyip hemen sakinleşiyorum.

Loser loser dolaşmayı seviyorum, dünyanın en winner loser'ıyım. Winner'ları sevmiyorum. Çok sıkıcısınız. Gidin sıkıcı sıkıcı şeyler konuşun. Pisler.

Taklit yapmayı seviyorum. Taklidimin yapılmasını daha da çok seviyorum. Biri taklidimi yapınca acaip eğleniyorum. (Ben öyle miyim lan?)

Ağzı kırılacak insanlar listemdeki herkesi çok seviyorum.

Eski basım kitaplarda 'beklemeği severdi..' şeklindeki dumur yazım hatalarını seviyorum. (O zamanlar Türkçe öyle miymiş?)

Küçükken yumuşak-sert şeyleri ısırmayı çok sevdiğim için bütün Barbie, Cindy ve Action Man'lerimin bacaklarının diş izi dolu olmasını çok seviyorum.

Demli çayı çok seviyorum. Şaraba bayılıyorum. Bira bizim canımız. Her öğlen vişne suyu içiyorum.

Dünyanın en pesimist optimistiyim, bunu seviyorum, zıt kelimeleri bir arada kullanıp 'anlamlı gibi anlamsızlık...' yaratmayı çok seviyorum.

Çok tatlısınız.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

don't even try to run away

Tatil, 2 gün iş, 2 gün haftasonu, 2 gün iş, yine tatil.
Ben sırıtmayayım da kimler sırıtsın camdan baka baka.

O dönemeçten döndüm, ne varmış diye merak ettim, önce kafamı uzatıp bi baktım. Sonra ilginç bişey mi var orda? diyip bi adım attım. Sonra bi adım daha. Şimdi yürüyorum. Umarım sonra koşarım, bisiklete binerim, yorulunca biraz daha yürürüm, zıplarım ama hiç durmam. Enerjim bitince sönmüş balon gibi odada yerde yatıyorum, enerjim varken de uçan balon gibi hep tavana yapışık, tepede duruyorum.

Hayat happens.


2 Ağustos 2013 Cuma

manalı gibi, değil gibi.

Bunu daha önceden de yazmıştım ama DURMAK NE GÜZEL ŞEY YA. Ofiste sakız çiğneyip duruyorum. Etrafa fln bakıyorum, önümde komik bişey oluyosa gülüyorum, camdan dışarı bakıp ağaca naber sen de duruyosun ehe? diyorum içimden. DURMAK. BENİM OLAYIM. Arada ayaklarıma fln bakıyorum. Ben durunca onlar da duruyolar. Arkadaşlarımla buluşup bi yerde durmayı çok seviyorum. Dursun dünya.

1 Ağustos 2013 Perşembe

önümüzdeki maçlar

Mükemmel bir tatilin ardından yağmurlu ve kapalı bir İstanbul'a gelmek zannettiğim kadar da berbat olmadı. Bileklerimi keserek gözyaşları eşliğinde yerlerde sürüneceğimi sanarken sadece ayaklarımı ofise sürüdüm, o kadar. Sabah tatilde de uyandığım bir saatte kalktım, tatilde de giydiğim eteğimle beyaz tişörtümü giydim, duştan çıkıp ıslak saçlarla gökkuşağına baktım, sonra ayakkabılarımı ayağıma geçirip sokağa fırladım.

Demem o ki, denizde ıslanacağıma biraz da yağmurda ıslandım. Bakış açım bu.

Görün, iyimser bi kimseyim, hayat güzel ve daha da güzel olacak - umarım.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

whatever

Gerçekten ama gerçekten keşke işallah biraz aklım olsa.
Beş karış havadayım.
Neyse ki mantıklı düşünmenin ve hareket etmenin hiç eğlenceli olmadığını keşfettiğimden beri efsane bi hayatım oldu.
Ay lev saçmasapanlık.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

özet.

kendimi joker gibi hissediyorum. Oyunun başında destenin içinde mi, dışında mı bırakılmışım belli değil. Az sonra birinin yüzünde kaykık bir gülümsemeye neden oluyorum. Bir boşluk doldurmuş, iki kağıdın arasına özenle yerleştirilmişim. Rengim, tipim, diğerlerine benzemiyor, Şahaneyim. Kağıtlar ortaya açılıp, elin sonuna yaklaştıkça, “eyvah bu bana patlamasın” telaşıyla yere atılanlar kervanına katılıyorum o an. Atan pişmanlıkta, alamayan hırsta, ben, hep, beklemede: bundan sonra kimin işine yaramak için görev başına geçeceğim diye.

http://hazalyilmaz.com/anlamarama/

19 Temmuz 2013 Cuma

before 12.

Sabah 09:07'den beri Powertürk dinliyorum ve saat 11:20. Sanırım zeka yaşım 5 yaş fln geri attı. Türkçe pop yüzünden kafiyesiz konuşmazsa ölecek hastalığına yakalanmış olabilirim. Umarım öyle bişey olmamıştır.

Öte yandan sabah sabah işlerimin büyük kısmını hallettiğim için birazcık mutluyum. Hem işlerini halledip hem de Skype'dan geyik yapabilen süpersonik bi insanım ve etrafımda da böyle süpersonik insanlar var.


Kafamda mütemadiyen belirli senaryolar üzerine kısa filmler çekiyorum.
Sonra içimde yayınlıyorum, yayınlanırken de izlemiyorum. Çünkü başka bi işim var o sırada.

Bugün aldığım türkçe pop'u bünyemden atmak için (ki ben severim türkçe popu gençler) arka arkaya 30 kez Arctic Monkeys - Do I wanna Know dinlemem gerekiyor. Şimdi uyuyim, sabah erkenden kalıp dinlerim..

18 Temmuz 2013 Perşembe

16 Temmuz 2013 Salı

good morning sunshine

Yıllar sonra belki de ilk kez, amfide fizik dersini dinlerken yaşadığım şeyi aynı şiddette tekrar yaşıyorum. Gözlerim kapanıyor. Laptopa bakamıyorum, kafamı havada tutamıyorum. GERÇEKTEN KAPANIYOR. Az önce lavaboya gidip gözlerimden kan akıyo mu acaba diye kontrol ettim, akmıyordu. Aksa akar ama.

Uykuya karşı verilen mücadele öyle büyük ki, asla altından kalkamıyorsun, sinsice gelip gözkapaklarına konuyor ve sen farketmeden üstlerinde zıplıyor ki pes edip kapatasın. Evet, minik kel cücelerden oluşuyor benim uykum, üstlerindeki çuval kumaşından elbiseleriyle elele verip beni çimenlerin ortasındaki beyaz çarşaflı rüyaya götürmeye çok kararlılar.

Then, so be it.



14 Temmuz 2013 Pazar

şöyledir böyledir

Bazı insanların olayı çift olmak. Literally. Ortadan makasla kessen dağılıvereceklermiş gibi, asla birey olmayı bilmiyorlarmış gibi. Övünülecek tek şeyleri çift olmakmış gibi, izin verseler her yere haberleri yokmuş gibi çekilen fotolarını asacaklarmış gibi. Haftasonu aradığında asla tek yakalayamayacakmışsın gibi. Her üç laflarından ikisi İLİŞKİ İLİŞKİ'ymiş gibi.

Ukalalık edicem şimdi ama biraz ilerleyin gençler. Çünkü;

Özlemek nasıl güzel bişey unutacaksınız.
Sevgilinizi karşınızda göreceğiniz günü iple çekmek ne kadar heyecanlı kaçıracaksınız.
Arkadaşlarınızlayken sen de gel sen de gel diye huysuzlanmak yerine, iki dakikalığına masadan uzaklaşarak telefon açıp sadece seni seviyorum diyip kapatmak nasıl tatlı bilemeyeceksiniz.

Ey onsuz olamam çiftleri! Aşkın en makbulü onsuz da olabilme ihtimaliniz varken yine de onu seçmektir, biraz hatırlayın. Ne derseniz diyin diğer türlüsü sevgi, eğlence ve sarılma yerine tartışma, kıskançlık ve ya giderse? umutsuzluğu taşıyor. Biliyorum çok seviyorsunuz ama tüketiyorsunuz. Biraz tek başınıza yatağınıza uzanın ve planlar programlar yerine sadece sevgilinizi düşünün. Saçlarını, ellerini, güldüğü zamanki ifadesini. Bunları yapmayıp sadece gidilecek kafelerin listesini yapıyorsanız o işte bir yanlışlık var.

Aşk sosyallik, buluşma sıklığı veya yapılan planlardan da öte hissiyatla alakalıdır, ya da şu an bana öyle geliyor.


11 Temmuz 2013 Perşembe

10 Temmuz 2013 Çarşamba

bazı şarkılar çok akıl açıcı

Soko - I'll Kill Her kadar naif ve içten şarkı azdır.




She's a bitch you know, all she's got is blondeness
Not even tenderness, yeah, she's clever..less.


Çok keyifleniyorum bu şarkıyı dinledikçe, baştaki "cinema" kelimesinin "sinima" diye telaffuz edilişini seviyorum, arkadaşlarınla tanışsaydım beni severlerdi çünkü zaman zaman eğlenceli biriyim denmesini seviyorum.

"I would have waited like a week or two
but you never tried to reach me
no, you never called me back"


cümlelerindeki gülüyorum ama içimden ağzını milyonlarca defa kırdım hissiyatını seviyorum.

Biraz gıcık oldum - o zaman uyuyayım - sonra kalkıp çay içerim - bi de televizyonda Çarkıfelek fln varsa eeeh kaç sene sürücek bu program derim ve saçımı açıp dışarı fırlarım ihtimalini seviyorum.

Herkes böyle olmalı bence.
It's a big deal because it's no big deal tavrı hoş. (yeni uydurdum, böyle bi laf yok aslında)
Sevgiler.

9 Temmuz 2013 Salı

bi dk.

Siz kafanızın her daim ama HER DAİM çok karışık olmasının ne demek olduğunu bilir misiniz? Eğer burçlara inanıyor olsaydım "evet, ben tipik bir İkizler burcuyum" derdim. Hiçbişeyden tam olarak emin olamama, sürekli temkinli olmaya çalışma, anı yaşama isteğiyle karışan ve içten gelen "sakın yaşama kötü şeyler olur!" sesi. Ağzım başka konuşuyo, hareketlerim başka şeyler yapıyo, mantığım bambaşka. Ve hepsi de doğru, hepsi de yanlış. Bu uzun zamandır böyle. O yüzden hep bir "dur bi dakika hayat, azcık izin ver kafamı toplayayım" modundayım. Telkine ihtiyacım var. Ama yokmuş gibi davranıyorum. ZORLUK.

Serbest düşüş nedir bilmiyorum, zaten lisede de çözemezdim.

7 Temmuz 2013 Pazar

unreasonable!

Hayatın saçma sapan heyecanı & güzelliği & inanılmaz şekilde hızlı akması.

25 yaş ne güzelmiş beyler! 80 olmaya hiç gerek yokmuş, koşalım, çadırda 5464 kişi uyucaz diye kararlılıkla dışarı çıkalım sonra gece 3'te of sırtımız ağrıdı diyip film izlemeye gidelim, gece balkonda yere çöküp muhabbete doyamayalım, üç beş kişi yanyana yürürken ya ben bu kızı sevgiden öldürücem diye birbirimizi itelim.

Of!
Selen'in klasik ve yersiz sevgi doluluğu diyoruz biz buna. Herkese sarılabilirim, ortak gruptan çok yeni tanıdığım insanlara YA ÇOK İYİSİNİZ ÇOK SEVİYORUM SİZİ diyip kalpler yollayabilirim. Kız çocuğu olmak güzel bişey.

Yazı da dağınık oldu ama bırak dağınık kalsın zaten.
Dolup taştım, şimdi bir duş ardından güzel havada sokaklar.
Kıps.

buyrun.

Genel halim & tavrım.
Arsızlığım tavandır.





Nolur nolur nolur!

5 Temmuz 2013 Cuma

hayır!

Bakın ben Barış Manço'yu çok severim. Beni yakından tanıyan herkes bilir ki benim için;

1) Albus Dumbledore
2) Barış Manço'dur (sıralama alfabetik sıraya göre yapılmıştır, yanlış olmasın..).

Küçükken en büyük hayallerimden biri pazarcı olmakken, diğer büyük hayalimse 7'den 77'ye programına katılmaktı (ki bunu daha önce anlattım diye hatırlıyorum). Kaldı ki kardeşimle hala Barış Manço Öğretileri'ne göre yaşamaya çalışırız hayatı (kapa & kulba & kapağa itibar etmemek, hastalanınca nane limon kabuğu kaynatmak veya çizme giyip tahtaya bişeyler yazmak gibi.. Sanırım son kısmı biraz yanlış anlamışız. Neyse..)

Velhasıl asıl olarak diyeceğim şu ki, Barış Mançosever biri olarak acıklı şarkılarını dinlerken feci halde öfkelenmekteyim. Gelin, bir örnekle inceleyelim:

Çek ellerini ellerimden çek gözlerini gözlerimden
Bunca yıllardır yokluğundan alıştım ben yalnızlığa
İçimde bir çok şey kırıldı çok geç artık dönme bana


Şimdi yukardaki 'Hayır' isimli parçanın sözlerine bakarak şunu söylemek istiyorum:
BARIŞ MANÇO'YU KİM ÜZDÜ LAN!!!!??

Her dinlediğimde içimde volkan gibi birşey köpürüyor gerçekten, hangi densiz, hangi insafsız ne yaptı da sonucunda bu sözler çıktı ortaya? Şu hayatta Barış Manço bile içimde bir çok şey kırıldı diyebiliyorsa artık hepinize yazıklar olsun!!

Ben gidiyorum.

4 Temmuz 2013 Perşembe

en büyük depresyon

Lisede nedensizce okula gitmediğin gün bütün dersler boş geçer, herkes bahçede oturup dondurma yer ve birbiriyle flört eder ya. Sana da mesaj atarlar, neden gelmedin bugün çok güzel geçti diye. MUTSUZLUK.

Sabah uyuduğun o lanet dakikalar için kendinden nefret edersin, sen uyandıktan iki saat sonra okul dağılacağı için kalkıp da gidemezsin, telefonla dahil olmaya çalışıp asla olamazsın. Ertesi gün okula gittiğinde herkesin arkadaşlığı İNANILMAZ ilerlemiştir ve sen birsürü muhabbet kaçırmışsındır, artık biraz da yabancısındır, ayrısındır. İlerleyen senelerde o gün konuşulurken hep suskun kalacaksındır, 'ya sen o gün yoktun..'lar gelecektir kulağına. İçten içe o gün unutulsun, yaşanmamış gibi olsun, konusu kapansın istersin. Başka boş derslerde milletin 'neyse abi ben biraz soru çözücem..' diyip köşesine çekilmesine sinirlenirsin.

İşte uzun zamandır o zamanki kıskançlık & huzursuzluk & kaybetmişlik hissine yakın bişey yaşamadım sanırım.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

perfect solution

Demin birşeyler okuyordum. Düşünmemek ne güzel ya dedim kendi kendime. Bu aralar en sık kullandığım cümle 'Bırakalım da bunu 1 saat sonraki Selen düşünsün...' Birşey düşünmek zorunda kaldığımda -hatta ufacık bi karar vermek zorunda kaldığımda bile- başımın çok spesifik bi noktasına ağrı giriyor, beynim deliniyor, gözlerimden ateş çıkıyor. Literally. Araba tutmuş gibi oluyorum. Niye böyle? Gerçekten tıp biliminin bu konuda kesin bir açıklaması yok. Olaylar gelişsin & gelişmesin her türlü bir şekilde kabul ederim ama o fişekleyen kararı ben vereceksem ve bunun için biraz düşünmek zorundaysam.. Eve gidip uyurum.

Tam tersiyse ne güzel, kolay. Denizin ortasındaki bir dalın üzerinde mutlu mutlu oturuyorsun, yanından dallar, yapraklar, suya düşen minik karıncalar vs geçiyor gidiyor, sen seyrediyorsun. İçinde kuş gagalaması gibi bir his asla olmuyor, ayakların suyun içinde, başında şapka, hiçbir şey yapmadığın için sonuçlarından da zerre etkilenmiyorsun.

Betimleye betimleye bir yerlere varıyorsun işte, herkese tavsiye ederim.

27 Haziran 2013 Perşembe

it's always fun to be a loser

Small talk sevmiyorum, yapamıyorum. Eğer tek başıma geçirmem gereken 1-2 saatim varsa, hiçbir zaman "dur birini arayayım da onunla otururken vakit geçer" demedim (2. derece arkadaşlıklardan bahsediyorum tabi).

Naber napıyosun?
Hayat nasıl gidiyor?
Yaşıyo musun sen yaa?
Oo hayırsız!
Naptın?? ve daha niceleri..

TEZ ZAMANDA BİTİN!

Oturduğun yerde yapılan ayaküstü muhabbetten gerçekten o kadar sıkılıyorum ki, hayatımın yarısını bu tip konuşmalardan kaçınarak geçiriyorum diyebilirim. -Hayatın nasıl gittiğinin bir özeti yok, evet yaşıyorum ve ben seni aradığıma göre demek ki hayırsız olan sensin.- Tüm bunlar yerine gerçekten SAÇMA SAPAN bir konu üzerinde saatlerce konuşmaya varım (sence 1 mi daha ciddi yoksa 9 mu? gibi). Varsın insanlar bana tuhaf desin, amaaaan huysuz desin, otobüste 2 saat yanyana oturduk anlamsızca camdan dışarı baktı ve boş gözlerle gülümsedi desin.

Please no chitchat around me, I'm a total chatterbox.

PR

Çok nazik bir o kadar da sinir bozucu bir beyefendi tarafından yeni yazılmaya başlanan olan bu blogu okuyunuz, okutturunuz efendim.
Benden iyi olmasın, iyice bir kişidir.

bencebendeyazarim.blogspot.com

25 Haziran 2013 Salı

my soulmate is a girl, unfortunately.

Gerçekten Melis Danişmend'in ruh ikizim olduğu yönündeki şüphelerim gün geçtikçe güçleniyor. Mütemadiyen ofiste dinleyip hüzünlü hüzünlü gülümseme peşindeyim.

Seni de kimse anlamıyor sanırım Melis, beni de. Aslında hiç de hırçın değiliz biz di mi, sadece yıllar içinde vardığımız nokta bu. İkimiz de biliyoruz ki içimizde bir yerde makul bir insan var, ama şimdilik öylece duruyor kimbilir neye yarar.

20 Haziran 2013 Perşembe

istek parça

Kendimi bildim bileli Yeni Türkü konserine gitmek istiyorum. Kendimi bildim bileli de gel gidelim hadi koş diyen olmadı.
For your information.

Tks.
Selen


*Edit: Gerçekten hızlısın. Yine de bu ünvanı kimseye kaptırmayacağım, challenge accepted.

19 Haziran 2013 Çarşamba

no, woman. please no cry

Sahile gidip yanımda sevdiğim insanlarla ÖLÜMÜNE yatmak istiyorum. Hepimiz üstü minderli şezlonglarımızı denize doğru döndürelim, yanımıza şemsiyeli içkilerimizi alalım ve sol ayağımızı minimum çabayla sağ ayağımıza değdirerek tatlı tatlı kaşıyalım. Alnımızdaki endişe kırışıklıkları gider o zaman diye düşünüyorum, sandalyede otururken anlamsızca kastığımız bacağımız gevşer, başımız daha az ağrır. Tek dert kollarım çok yandı, krem de çantanın en dibinde kalmış hay allah olur. Üzerimizde şile bezi elbiselerle gece kuma yatarız, kalk yerine yat diyen olmaz, aksine herkes gelir yanına uzanır. Sabah yediğin zeytin mutlaka kekiklidir, öğlen üzerinde havluyla hem zıplayıp hem ekmek arası bişeyler kemirirsin. Gündüzün güneş yanıklarını gece rüzgar üfler. Uykuyla uyanıklık arasında ışığı görene kadar sohbet edersin - konu saçmasapan bile olsa her zaman çok önemli ve ciddidir.

Vücudumun sofra tuzuna değil, deniz tuzuna ihtiyacı var ve ben o tuz için dünyanın orta yerinde ağlıyorum.

13 Haziran 2013 Perşembe

I'm the hero of the story, don't need to be saved.

Gece gelen bir mesajla düşünceli biri benimle Melody Gardot konserine gelmek istedi, sonra aceleyle bilet aradık ama 540 aydır Biletix'te bekleyip duran biletler benim gitmemin kesinleştiği gün bitmiş. Biletix bitti demese de, alıştıra alıştıra söylese de bitmiş. Sold out. Yes baby, that's how I roll when something good happens.

Doğumgünü hediyem olan One Love da iptal oldu. Of course.

Ofisteki çay demli değil, ben açık çay sevmiyorum.

Yaz tatili için birsürü izin aldım, şimdi şaşırtıcı bir sürprizle tatilimi biraz daha uzatmak istiyorum ama söyleyecek yüzüm yok. Ofiste sürekli müzik dinleyip sadece izin almak için müdürümün yanına gitmem biraz tepki toplayabilir gibi düşünüyorum. Saçmasapan bi hareketle gidip eski müdürüme söyledim, yine sizle olsaydık ben var ya bu yaz işe bile gelmezdim, sürekli gezerdim dedim. "Evet güzel olurdu, bence sen git 1 ay takıl iyice doy tatile, öyle gel işe derdim ben olsam" dedi. Yani. :(.

Geçen gün Pilates hocasıyla tatlı tatlı sohbet ederken "aaa bakiyim dişlerine?" dedi.

Bir de şunu farkettim ki ben bu bloga ne yazarsam gerçekleşiyor, o yüzden gözlerimi kapıyorum ve dileğimi diliyorum. Regina Spektor'ı İstanbul'da görmek istiyorum, o Regina buraya gelecek!!

Bunları yazarken kafamı bi kaldırdım, ofiste birsürü rengarenk uçan balon var.
Baya garip şeyler oluyor, orası kesin.

12 Haziran 2013 Çarşamba

sakin ol liseli.

Aklın yolu kesinlikle bir değil. Kesinlikle. Barışa giden yol aslında A ve B noktası arasına çizilecek ufacık bir dikmeyle sağlanabilecekken, problemin çözülmeme yoluna gidildiğine tanık oluyoruz günlerdir. Lisede geometri dersini anlamak ve dinlemek istemediğimizde sinirlenip ergen seslerimizle bağırdığımız gibi, yani aynı bir liseli gibi.

17 yaşın "benim bakış açım en doğrusudur!!" şeklindeki sabit fikri, "çıkışa gel mevzu var" zihniyeti ve kapıyı çarpıp dinlemeden çıkma inadıyla.

Demek ki bazen ergenlik kalıcı.

10 Haziran 2013 Pazartesi

update

Blog yazma kanalında tıpa varmış meğer, 1 sene boyunca blogger'a giriş yapmayınca biriken bütün sular boşaldı sanki dün. Şimdi de adeta yazmadan duramıyorum. Yolda yürürken bile blog yazıyorum kafamda. Hayatı hep uçlarda yaşa Selen.

Az evvel 1 sene önce yazdıklarıma baktım da, Melody Gardot Türkiye'ye gelsin demişim. Geliyor. Resmen geliyor. Ama gidecek kimse bulamadım, sürekli Merhaba Melody Gardot dinler misin? diye dolaşıyorum ortalıkta. Bakalım umudum var. Hala duyurmadığım mecralar var, kampanya yapıyorum her yerde.

Sonra HK'ya gittim geldim. Sevdim.

Bahsettiğim oyunları izledim. Sevdim.

Merve Engin'in başka oyunlarını da izledim. Sevdim.

Çok beğendiğim gözlük: Benim oldu.

O şaraplar hala dekor gibi odamda.

Sosyal medya tamlamasına deli gibi alıştım. Günde 3 defa sosyal medya demeden gün benim için tamamlanmış sayılmıyor. Öyle ki gün içinde söyleyemediysem, yatmadan önce 3 kere sosyal medya.sosyal medya.sosyal medya. diyorum ve öyle uyuyorum.

Great Gatsby'i okudum. Sevdim. Filmi 3 boyutlu geldi. Caz çağını anlatan bir filmi asla 3 boyutlu izlemem dedim, gitmedim. Ama gitsem onu da severdim.

Bütün bunların yanısıra hala notalıyım & neşeliyim.
10 Haziran 2013. Hayatımı update ettim.

jim halpert, seni ailece beğeniyoruz

Ya ben baya mutluyum. Niye öyle oldu o durduk yere? Çok güldük, ağlamayalım? Office izleyip aptal aptal pencereden bakarak sırıtıyorum.

Hayırdır inşallah.

9 Haziran 2013 Pazar

bir soru

Az önce "hayat ne kadar da güzeeeel, insanlar ne kadar da iyiii, lalalaaa.." derken ağzıma attığım bi çatal dolusu pilavın, dilimi aşırı derecede yakmasıyla RESMEN RENCİDE OLDUM. Hakkında bu kadar iyi konuştuğum hayat neden bana devamlı kötü sürprizli hediye kutuları hazırlıyordu? Neden hayatla aramdaki ilişki hala platonik, neden ben ona son derece bağlıyken, o bana naber bebeğim ben seni ararım diyip dönmüyor? Bilmiyorum. Yine de içimdeki iyimser "hmm, bence hayat da sana karşı boş değil" diyince gemilerim hemen suya iniyor (tamam haftaiçleri genelde anlaşamıyoruz ama haftasonları ikimiz de izinli olduğumuzda ortalık yeşil çimenli Amerikan banliyöleri kadar huzurlu).

İnsanlara olan sevgimse artık aptallık gibi. Baya baya herkese sarılasım var bu ara. Durup durup gelin sizi öpücem diyen Levent Kırca gibi dolaşıyorum ve halimden zerre pişmanlık duymuyorum. Merhaba, ben insanları çok seviyorum, anlaşamıyorum ama çok seviyorum. Canlarım insanlar. Sizi seviyorum.

Son paragrafta ise bahsetmek istediğim konu, beklemediğiniz bir insandan gece yarısı aniden gelen "BİR SORU: Neden bloga ara verdin? Ben okudum, güzeldi" cümlesinin bana bilgisayarı açtırması.

Ben söz verince tutarım:)